“Sen miydin o, yalnızlığım mıydı yoksa?” diye soruyordu Can Yücel Sevgi Duvarı şiirinin ilk dizelerinde. Bugün bu soru sosyal medyada yalnızlığını gidermek isteyen milyonlarca insan için geçerliliğini koruyor.
Adı üstünde “sosyal” medya: İnsanların bir araya gelmesine, birlikte bir şeyler yapmasına fırsat yaratacak platformlar… Peki gerçekten öyle mi? Yoksa bu mecralar yalnızlığımızı biraz daha görünmez kılarak derinleştiriyor mu?
Sosyal medya ağlarıyla örülü bu çağda, insani bağların yerini “bağlantılar” aldı. Facebook’a, Instagram’a bakarsak yüzlerce, hatta binlerce “arkadaşımız” var. Ama bu ilişkiler klasik anlamda bir arkadaşlığın yerini tutabilir mi?
Araştırmalar, ekran üzerinden kurduğumuz bağlar arttıkça, emek ve zaman isteyen dostlukların azaldığını söylüyor. Sosyolog Sherry Turkle, Alone Together (2011) adlı kitabında bu durumu “birlikte yalnızlık” olarak tanımlıyor.
İnsanlar sürekli bağlı, ama gerçek yakınlık kurmakta zorlanıyor. Hepimiz yıllardır tanıdığımız insanları, okuldan veya işten arkadaşları, bir şekilde yollarımızın kesiştiği herkesi sosyal ağlarımıza ekledik.
Onların tatilde nereye gittiğini ne yiyip ne giydiğini biliyoruz; ama bütün bunlar bize gösterilenlerle sınırlı. Bir “beğeni”, bir “emoji”, bir “iyi ki doğdun” mesajı… ama yüz yüze yarım saatlik bir sohbet bile yıllarca ertelenebiliyor.
“Bir ara mutlaka karşılıklı bir kahve içelim” mesajları hiçbir zaman tutamayacağımız sözler haline geliyor. İnsan ilişkilerine dair kolektif bir çabasızdık ve yılgınlık içerisindeyiz.
Her şeyin hıza teslim olduğu bir çağda, ilişkilerimiz de bu tempodan nasibini aldı. Şehirlerin gürültüsü ve üzerimize çöken yorgunluk, belirsizliklerle dolu hayatlar, bitmek bilmeyen koşuşturmacalar ve hiçbir şeye hiçbir yere yetişememe hali…
Günlerimiz dakikalar, haftalarımız günler, yıllarımız aylar gibi çabucak geçip gidiyor. Derinlikli sohbetlere, uzun soluklu dostluklara, kalıcı ilişkiler kurmaya zamanımız da enerjimiz de kalmıyor.
Telefon rehberimiz dolu, sosyal medya listelerimiz de… ama bir gün ansızın başımız sıkışsa gerçekten arayabileceğimiz kaç kişi var? İşte bu soruya cevap vermek için düşünürken insanın içini kaplayan ürperti, modern çağın üzücü gerçeğini fısıldıyor: Kalabalık yalnızlık.
Psikoloji literatürü, sosyal medya mecralarındaki arkadaşların sayısal bolluğunun niteliksel bir karşılık taşımadığını vurguluyor.Oxford Üniversitesi Evrimsel Psikoloji bölümü öğretim üyesi Robin Dunbar’ın ünlü “Dunbar sayısı” teorisine göre, insan zihni aynı anda 150 civarında sosyal ilişkiyi sağlıklı biçimde sürdürebiliyor.
Oysa sosyal medya profillerimiz bu sınırı çoktan aşmış durumda. Yani elimizde çok sayıda isim var, fakat bunların sadece çok azı gerçekten “arkadaş”. Nitelik niceliğin gölgesinde kayboluyor.
Üstelik bu durum sadece genç kuşaklara özgü değil. İleri yaşlı bireyler bile sosyal medyanın akışına kapılmış durumda. Bu özellikle şaşırtıcı, çünkü ömrünün büyük kısmını internet olmadan geçirmiş, karşılıklı sohbetin, kalabalık buluşmaların, misafirliğin komşuluğun tadını bilen bir nesilden bahsediyoruz.
Buluşmalar yerini emoji değiş tokuşlarına bıraktı. Şehirlerde çoğu zaman komşuların ismi dahi bilinmiyor. Yani mesele yalnızca Z kuşağının meselesi değil; bu, toplumsal bir dönüşüm.
Hatırlarsanız Türk Dil Kurumu da 2024 yılının kelimesini “kalabalık yalnızlık” olarak ilan etmişti. Gündelik yaşamda toplumda artan “kalabalık yalnızlığı” gözlemlemek zor değil.
Metroda, otobüste yan yana oturan insanların her biri kendi telefonuna gömülmüş durumda. Kafelerde, restoranlarda aynı masalarda oturan herkes ayrı bir ekrana bakıyor. Geçici bağlantıların, kırılgan ve kolay koparılabilir insan ilişkilerinin çağındayız.
Modern insanın yalnızlığı, kalabalıkların içinde yaşanan, dışarıdan fark edilmesi güç bir yalnızlık. Teoride binlerce kilometre ötedeki biri için bile her an ulaşılabiliriz ama pek azımıza gerçekten ulaşılabiliyor. Yan yana olmanın önemi unutulmaya yüz tuttu; aynı anda çevrimiçi olmak yeterliymiş gibi geliyor.
Oysa insan, doğası gereği bağ kurmak ister. Güvenmeyi göze almak, ötekine yaklaşmak, içini dökmek ve bunu yaparken insani sıcaklığı hissetmek, tercihten öte, bir ihtiyaçtır.
Buraya kadar okuyanlar “Peki sosyal medyanın insan ilişkileri açısından olumlu etkileri hiç mi yok?” diye sorabilir. Elbette bu teknolojiler zaman ve mekân engellerini ortadan kaldırarak iletişimi çok kolaylaştırıyor.
Sosyal medya sayesinde yeni topluluklar oluşuyor. Özellikle göçmenler, azınlık grupları, marjinalleştirilmiş bireyler çevrimiçi ağlarda dayanışma imkânı buluyor.
Fakat bu tür bağların kalıcı ve derin bir ilişkiye dönüşebilmesi için hâlâ “fiziksel” temasın, ortak mekânların, yan yana geçirilen zamanların yerine konulabilecek bir şey yok.
İnternet teknolojisi ve bu teknoloji sayesinde ulaştığımız sosyal medya mecralarını insani ilişkileri geliştirmek, kesintisiz şekilde iletişim kurmak ve samimiyeti ilerletmek için kullandığımızda faydalı oluyor.
Yüz yüze ilişkilerin yerine bir alternatif olarak düşündüğümüzde ve bunu bir alışkanlığa dönüştürdüğümüzde ise yalnızlık baş gösteriyor. Çünkü hiçbir bildirim sesi, bir dostun sesini duymanın yerini tutmuyor.
Yalnızlık giderek büyüyen bir problem. Dünya Sağlık Örgütü 30 Haziran 2025’te yalnızlıkla ilgili yeni bir rapor yayımladı. Örgüt yalnızlığı ciddi bir sağlık riski olarak görüyor.
Raporda sosyal izolasyon ve yalnızlığın yaygın olduğu ve sağlık, iyi oluş ve toplum üzerinde ciddi ancak yeterince fark edilmeyen etkiler yarattığı vurgulanıyor.
İngiltere ve Japonya’da bu sorun hakkında çözüm arayışları ve hizmetlerin sistematik hale getirilmesi hedefiyle yalnızlık bakanlıkları kuruldu. Bu gelişmeler yalnızlığın bireysel değil toplumsal bir sorun haline geldiğini gösteriyor. Ama çözülemez değil.
Bu nedenle en yakınlarımızla ilişkilerimizi sosyal medya takiplerine, emoji değiş tokuşuna indirgemeden yeniden yan yana gelmenin ve birbirimizin gözlerine bakmanın yollarını bulmamız gerekiyor. Çünkü gerçek hayat ekranların ötesinde akıyor.
Prof. Dr. Gül Esra Atalay